//-->

www.ekolobi.tr.gg -- Türkiye'nin yeni ekonomi portalı ! Ekonomi burada nefes alıyor..Ekonomi ile ilglinenlere duyurulur

Akimlar1

Antagonizm Teorisi

Gelirlerin paylaşılmasında işverenle işçinin rakip durumda olduklarını iddia eden teoridir. Ricardo'ya göre, ücretle kârın kaynağı aynı olduğundan, bu gelirlerden birini artırmak diğerinin azalmasıyla mümkündür.

Paul Leroy-Beaulieu, bu teorinin statik karakterine dikkati çekerek hasılanın sabit olmayıp değiştiğini; üretimden işçi ve işverenden başka kimselerin de pay aldıklarını vurgulamış ve antagonizmin zannedildiği kadar katı olmadığını belirtmiştir.

Emperyalizm

Emperyalizm, imparatorluk kurma eğilimidir; bir devletin sınırlarını genişletme politikasına denir. Emperyalizm, aynı ekonomik ve sosyal bütün içinde etnik ve kültürel bakımdan farklı halkların, merkezi bir iktidarın otoriter yönetimi altında bir araya getirilmesi eğilimini ifade etmektedir.

Avrupa Ülkeleri 16. yüzyıldan itibaren özellikle merkantilist akımın etkisi ile yoğun bir sömürgecilik faaliyetine girişmişlerdir. Sanayi Devrimi, sömürgecilik ihtirasını artırmıştır.

Sömürgelerin ucuz ve devamlı hammadde temin etmeleri ve sanayi mamulleri için de sürüm alanı olması, ekonomik bakımdan emperyalist ülkelere büyük yararlar sağlamaktaydı. Bununla birlikte sömürgecilik yoluyla büyük kârların sağlanması ile Avrupalı işçilerin refah seviyesi artmakta, işsizlik ihtimalleri azalmaktaydı.

Modern çağların ürünü olan ekonomik emperyalizm, hammadde ve ticari sürüm alanlarının aranmasından doğmuş, merkantilist ve kapitalist çağla beraber ortaya çıkmıştır. Her imparatorluk ve her emperyalizm sömürgeci olmasa bile, imparatorluk yani emperyalizm olayı ile sömürgecilik arasında sık sık rastlanan bir bağ vardır. Nitekim 19. yüzyıldan beri Avrupa Ülkelerinin ekonomik gelişmesinde sömürgeciliğin önemli bir rol oynadığı gerçektir. Ancak kapitalist sistemin ayakta durmasını sağlayan tek unsur sömürgecilik olmamıştır. Bunu, daha çok bilim-teknoloji ve bu alanlardan yararlanma, sağlamıştır.

Çartizm

1838 yılında İngiltere'de ortaya çıkmıştır. İşçi sınıfına ve dolayısıyla tüm topluma tanınacak bir seçme hakkının çok şeyi değiştirebileceği inancı yaygındı. Ama bu da yetmezdi. Çünkü milletvekillerine belirli bir ücret verilmezse yalnızca serveti ve yeterli geliri olanlar milletvekili olabilirlerdi. Milletvekili ödeneklerinin yüksek olmasını, Avrupa'da hemen her zaman sol partiler savunmuşlardı. Çartist hareketin toplumsal ekonomik modeli ise, kooperatiflere dayanıyordu.

Chicago Okulu

Chicago Üniversitesi'nde kurulan bir ekonomi okuludur. Bu okulun bir numaralı temsilcisi Milton Friedman'dır. Daha önce Chicago Okulu ifadesi üniversitenin siyaset bilimi ve sosyoloji konularında ün yapan öğretim üyeleri için kullanılıyordu.

Chicago Ekonomi Okulu'nda piyasa ekonomisinin en kuvvetli savunucuları toplanmıştır. Rekabet koşullarının muhafaza edilmesini ve monopolcü eğilimlerin önlenmesini savunmaktadır. Altın fiyatlarının serbest bırakılmasını, esnek kambiyo kurları uygulanmasını da savunmuştur. Para konusuna ağırlık veren bu okul, piyasa dengesini yalnız moneter tedbirlerle sağlamanın mümkün olduğunu savunmaktadır.

Chicago okulu ekonomik sistemin felsefesi, ekonomi siyaseti tercihleri ve kavramı ile ilgilenmiştir. Bu felsefenin en önemli özelliği, ana amaç olarak kişisel özgürlüğe ağırlık vermesidir. Bu bakımdan gelir dönüşümündeki eşitlik üzerinde duran bir çok ekonomistten ayrılmaktadır.

1928'den 1960'lı yılların sonlarına kadar Chicago Üniversitesi'nde profesörlük yapmış olan Frank Hü Knight kişisel özgürlüklere önem vermiştir. Chicago Okulu'nun ekonomi politikasını üç noktada toplamak mümkündür:

Ekonomik faaliyeti en iyi şekilde organize etmek için bu iş rekabetçi piyasalara terk edilmelidir.
Ekonominin devlet tarafından yönetiminin bir çok şekillerine karşıdırlar.
Bir ülkenin para sisteminin çok önemli olduğuna inanmaktadırlar.

Colbertizm

XVII. yüzyıl Fransa'sında, Colbert'in uyguladığı ulusal ekonomik politikaya verilen ad. Bu görüşe göre, maden kaynakları, Fransa'nın siyasal, ekonomik ve askeri gücünü etkileyecek bir öneme sahipti. Devletin elindeki maden varlığını arttırmak için, dışalıma yönelmek gerekirdi.

Dış ticaret dengesi, gerekirse savaşa ve zora başvurarak ele geçirilecek kaynaklarla kurulmalıydı. Bu görüş, devletin büyük şirketleri, yönetimi ve denetimi altında tutmasını savunuyordu. Deniz ticaretine, sömürgeciliğe önem veriyordu. Devlet, gümrük tarifelerini düzenlemeli, açtığı okullarda uzman ve teknisyen yetiştirmeliydi. Colbertizm, Fransa'da merkantilizmin özel bir uygulama biçimi olarak belirmiştir.

Doğal Ekonomi

Üretim faaliyeti sonunda ortaya çıkan ürünün, değişim konusu yapılmadan, doğrudan üretime katılanlar arasında paylaşıldığı ekonomik düzendir. Derebeylik düzeninin toprağı işleyen köleleri elde ettikleri ürünün bir kısmını toprak sahibine verir, kalanı da kendi aralarında bölüşürlerdi. Bu toplum düzeninde piyasa ve para yoktur. Dışa da kapalı olan doğal ekonomi düzeninin üç belirleyici özelliği vardır:

Tarıma dayalı bir ekonomik düzendir,
Paranın kullanılmadığı bir düzendir,
Sanayi öncesi bir toplum düzenidir.
Doğal ekonomi kavramıyla doğal düzen (natural order) kavramını karıştırmamak gerekir. "Doğal düzen", 18. yy'ın ortalarında Fizyokratların geliştirdiği düşünce sistemi içinde yer alır. Fizyokratlara göre kaynağını Tanrı'dan alan doğal düzenin işleyişine devlet karışmamalıdır. "Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" özdeyişi ilk kez bu iktisatçılar tarafından ortaya atılmıştır.

Fizyokrasi

Fizyokrasi, insan toplumlarının tabii kanunla yönetilmesi demektir. Tabii kanun felsefesinin düşünce dünyasına egemen olduğu 18. yüzyılda, Fransa'da gelişen bir okul da bu adla anılmaktadır. Okul mensupları, "fizyokratlar" diye tanımlanır. Okulun önde gelen temsilcisi Dr. F. Quesnay’nın eserlerinden biri, Droit Naturel, yani "Tabi Kanun" başlığını taşımaktadır.

Çağlarında çok kısa bir süre etkili olmakla beraber, Fizyokratlar, iktisadi düşünce biçimlerine getirdikleri yeniliklerle bugün de anılırlar. İktisadi düzenin işleyişini, soyutlama yöntemi ile kurdukları bir model çerçevesinde anlama çabaları, toplumu işlevlerine göre birbirinden ayırmaları, servetin kaynağını mübadele değil üretim sürecinde aramaları, tarım üretimini düşünce sistemlerinin merkezi yapmaları, başlıca özellikleri arasında sayılabilir.

Fizyokratlar, anlaşma, girişim ve ticaret özgürlüğü ya da özel mülkiyet gibi, liberal anlayışın temel ilkelerini savunurken, bu savlarını tabii kanun felsefesinden çıkarıyorlardı. Bu reformcu fikirleri ile de, 1789 Fransız İhtilâli arifesinde, monarşiye ve merkantilist politikanın Fransa’da yarattığı olumsuz etkilere karşı çıkmış oluyorlardı.

Kurdukları soyut modelden çıkardıkları vergi politikası önerileri özellikle önemliydi; çünkü, dönemin Fransa’sındaki büyük toprak sahiplerinin vergi ödemesi gereken tek toplum sınıfı olması gerektiği sonucuna varıyorlardı. Oysa, gerçekte kral, kilise ve soylular gibi büyük toprak sahipleri de hiç vergi ödemezken, kiracı çiftçiler ve köylüler ağır vergi ödemek zorunda bulunmaktaydılar.

Fizyokratların düşünce sisteminin açıklanmasında bir tıp doktoru olan Dr. F. Quesnay’nın (1694-1774) "Tableau Economique" adlı eserinin özel bir yeri vardır. Ayrıca, bu eserin günümüzde kullanılan girdi-çıktı tablosunun öncüsü sayılması, esere bir diğer açıdan da önem kazandırmaktadır.

Tableau Economique, temelde üç toplum sınıfına dayanır:

Toprak sahipleri, (dönemin Fransa’sında kral, kilise ve soylulardan oluşur)

Toprakları birincilerden kiralayarak işleyen girişimci çiftçiler

Kısır sınıf, (hem zanaatkârları hem de tüccarlar ve mali sermaye sahiplerini içerir).

Tableau’ya göre, gerçek anlamda üretken sınıf, bunlardan ikincisi, yani girişimci çiftçilerdir; çünkü, çiftçiler yarattıkları net (safi hasıla) ile kendi geçimlerini sağladıkları gibi, toprak mülkiyetini elde tutanların (ya da bunların gelirine dayanarak yaşayanlar) ve kısır sınıfın geçimini de sağlayabilirler. Oysa, kısır sınıf, produit net yaratmazlar. Bu sınıfın bir bölümü olan zanaatkârlar, produit net yaratmasalar da, üretim sürecinde kullandıkları hammaddelere emekleri ile bir değer eklerler. Bu değer, kendi gelirlerine eşittir ve tümüyle çitfçilere ödenen tüketim maddelerine gider. Bu sınıf, ayrıca, tarım ürünlerine iyi bir fiyat sağlamak için gereklidir.

Kısır sınıfın diğer bölümü olan tüccarlar ve mali sermaye sahipleri, hiçbir değer eklemedikleri için, geliriyle produit net’ten bir azalmaya yol açarlar. Toprak sahipleri ise, tarımın yarattığı produit net’i toprak rantı olarak ele geçirirler.

Produit net, bu modelde toplum sınıfları arasında dolaşan bir çevresel akımla tanımlanırken, paranın rolü hiç küçümsenmemiştir. Paranın sadece mübadele aracı oluşu değil, aynı zamanda iktisadi faaliyet üzerindeki rolü de göz önünde tutulmuştur. Bu bakımdan Fizyokratların, Merkantilistlerle Klasik Okul arasında bir köprü oluşturdukları söylenebilir.

Fizyokratlar, bu soyut modelden, kendi açılarından önemli olan bir de vergi politikası önlemi çıkarmışlardır. Bu, verginin tek olması ve sadece toprak rantı üzerinden ödenmesidir. Düşünce sistemlerinde tek üretken kesim tarım, tarımda yaratılan produit net’i ele toprak rantı olarak geçirenler de toprak sahipleridir.

Produit net, tüketimden arta kalan pay olarak tanımlanmaktadır. Öyleyse, diğer toplum sınıfları değil, toprak sahipleri ele geçirdikleri rant üzerinden vergi ödemelidir. Bu sav, daha sonraki birçok iktisatçı tarafından tekrarlanmıştır. Diğer yandan, Fizyokratlar, serbest dış ticareti de savunmuşlardır. Ancak, bu savları bir teoriye değil de tabii düzen anlayışlarına dayanmıştır. Dönemin Fransa’sında, Merkantilist dış ticaret müdahalelerinin tarım ürünlerinin iyi bir fiyat sağlamasını engellediğini anlamışlardır.

Okulun diğer önde gelen kişisi R. J. Turgot’dur; görüşlerini "Reşexions sur la formation et distribution des richesses" (1766) adlı eserinde açıklamıştır. Turgot, azalan gelir kanunu, toprak rantının doğuşu ve kapital birikiminin kaynağı olarak, rantın önemi gibi, iktisatçıların daha sonra uzun boylu inceledikleri konulara eğilmiştir.

Fizyokratlar, dönemlerinde çok kısa bir süre etkili olsalar ve tabii kanun gibi pek soyut bir kavramdan yola çıksalar da, iktisat teorisinin gelişmesine büyük katkılarda bulunmuşlardır.

Görünmeyen El Mekanizması

Serbest piyasa mekanizmasını ifade eden bu kavram, Adam Smith tarafından ortaya atılmıştır. İktisadi hayatta düzeni sağlayan ve hangi malların, kimler için, ne miktarlarda üretileceği gibi temel ekonomik sorunları çözümleyen bir görünmez el (serbest fiyat mekanizması) vardır. O nedenle hükümetler ekonomik hayata müdahale etmemelidirler görüşü, Görünmeyen El Mekanizması'nın savunucusu konumundaki Neo-Klasik iktisatçılar tarafından hararetle savunulmuştur.

Görünmeyen El Mekanizması sayesinde, ekonomide oluşan arz veya talep fazlalığı erir ve piyasa tekrar denge noktasına geri döner. Görünmeyen El Mekanizması talebin tamamiyle kırıldığı 1929 Büyük Buhranı esnasında, piyasaları dengesizlikten kurtarmaya yetmemiştir, bir mekanizma olarak çalışamamıştır.

Karma Ekonomi

Karma ekonomi, iki evrensel ekonomik sistem olan "kapitalizm" ve "sosyalizm" arasında yer alan, fakat özü itibariyle kapitalist sistemin özelliklerini taşıyan bir ekonomik düzendir. Karma ekonomi düzeninin çağdaş kapitalizmin uygulamada vardığı yeni bir aşama değil, tamamen bağımsız üçüncü bir sistem olduğunu savunan görüşler de vardır.

Karma ekonomi düzenini benimseyenlere göre kapitalist düzen liberalizme dayanmaktadır. Bu toplumsal görüşte kişinin hakları ve çıkarları her şeyin üstünde tutulduğundan toplumun çıkarları ihmal edilmektedir. Kapitalizmin karşısında yer alan "sosyalizm"de ise, toplumun çıkarları her türlü kişisel çıkarın üstünde tutulmaktadır. Oysa "karma ekonomi" düzeninde, anılan iki sistemin taşıdığı temel çelişkiler çözülmüş, yani kamu yararıyla kişisel çıkar bağdaştırılmıştır.

Buna göre, kişi ne her şeyin üstünde tutulmakta, ne de topluma feda edilmektedir. Ancak kişilerin çıkarlarıyla toplumun çıkarlarının çatışması halinde toplumun çıkarları öncelik kazanmakta ve kişinin bazı temel hakları kısıtlanmaktadır. Örneğin, kişinin mülkiyet ve miras hakları, bazı durumlarda kamu yararı nedeniyle yasalarla sınırlandırılmaktadır.

Karma ekonomi düzeninde hangi malların ne miktarda üretileceği, yani kaynak dağılımı sorununun çözümünde, tüketici tercihleri esas alınmaktadır. Fakat, kaynakların etkin kullanımı açısından, birçok alanda piyasa fiyatlarının bu tercihleri doğru olarak temsil etmediği görülmektedir. Bu durumlarda devlet, "toplum tercihlerine uygun üretimi sağlamak gayesiyle piyasa mekanizmasını düzeltici" önlemler almaktadır. Böylece, tekelleşmeyi önlemek, herkese çalışma olanağı sağlamak, gelir dağılımındaki dengesizliği azaltmak, işçi-işveren ilişkilerini düzenlemek gibi temel hedeflere yönelik önlemlerle, ekonominin istikrar içinde büyümesini sağlama görevini yüklenmiş bulunmaktadır.

Gelişmekte olan ülkelerde sermaye, teknik bilgi, girişimci ve yetişmiş işgücü kıtlığının yarattığı darboğazların kısa sürede aşılması için, "planlı bir karma ekonomi" düzenine ihtiyaç duyulmaktadır. Kaynakların israfını önlemek ve sosyal adalet içinde hızlı kalkınmayı başarmak için başvurulan bu planlama, kamu kesimi için emredici, özel sektör içinse yol gösterici bir nitelik taşımaktadır.

Örneğin, 1982 tarihli Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 166. maddesi, "ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmayı, özellikle sanayinin ve tarımın yurt düzeyinde dengeli ve uyumlu biçimde hızla gelişmesini, ülke kaynaklarının döküm ve değerlendirilmesini yaparak verimli şekilde kullanılmasını planlamak, bu amaçla gerekli teşkilatı kurmak" görevini devlete vermiştir.

Türkiye'de uygulanan bu "planlı karma ekonomi" düzeninde, özel mülkiyet ve girişim serbestisi, kişinin temel hakları olarak Anayasa'da yeralmaktadır. Ancak devlet, kişi haklarını Anayasa ve bağlı yasalar çerçevesinde, kamu yararı nedeniyle sınırlama yetkisine sahiptir.

Karma ekonomi doktrini, büyük ölçüde çeşitli ülkelerdeki uygulamaların sonucunda ortaya çıkmış bir sentezdir. Tarihi gelişim içinde önce "karma ekonomi" anlayışının farklı uygulamaları yaşanmış, daha sonra bu düzenin düşünce sistemi gelişmeye başlamıştır. XX. yy'ın sonuna yaklaşılırken, Türkiye dahil, dünya ülkelerinin çoğunda "karma ekonomi sistemi" benimsenmiştir. Ancak, her ülkede düzeni belirleyen kurumların yeri ve önemi değiştiğinden, sistemin "saf" şekline uyan örneğe rastlanmadığı söylenebilir.

Keynes'çi Ekonomi

Keynes’çi ekonomi, İngiliz ekonomisti John Maynard Keynes’in yapıtları çerçevesinde oluşan ekonomi teorisi ve ekonomi politikasıdır. Keynes’in çok sayıda kitabı bulunmakla birlikte, Keynes’çi ekonomi denildiği zaman onun "The General Theory of Employment, Interest and Money" (1936) adlı kitabı temel alınmaktadır. Buradaki fikirler ve analitik teknikler, yeni ekonominin veya “Keynes’çi Devrim”in oluşmasını sağlamıştır.

Keynes, Adam Smith, David Ricardo, John Stuart Mill, Alfred Marshall ve A.C. Pigou’dan kaynaklanan klasik ve neoklasik görüşlere karşı çıkmıştır. Klasik ve neoklasik ekonomistlere göre, piyasa sistemine dayanan özel girişim ekonomisi, yalnız tam istihdamda dengede bulunur. Ekonomi, tam istihdamdan geçici olarak ayrılırsa, bazı kuvvetler harekete geçip onu tekrar tam istihdama götürür.

Keynes’in genel istihdam teorisi, kapitalist bir ekonominin tam istihdamın altında dengede olabileceğini ve klasik neoklasik ekonominin bu genel teoride özel bir durum olduğunu varsaymaktadır. Keynes, klasik neoklasiklerin bu özel durumunun gerçek dünyada uygulanmasının felaketlere yol açacağını iddia etmiştir.

Keynes, kapitalizmin otomatik olarak kendi kendini ayarlayabilen nitelikte olduğunu kabul etmemiş, laissez faire altında kronik, büyük çapta işsizliğin meydana gelebileceğini öne sürmüştür. İşsizliği hafifletmek için de pozitif maliye ve para politikalarının uygulanmasını tavsiye etmiştir.

Keynes’çi ekonomi, genelde bir efektif talep teorisidir; hacmini ise iki faktör belirlemektedir: Tüketim eğilimi ve yatırımın uyarılması. Tüketim eğilimi, değişik milli gelir düzeylerinde tüketim miktarlarına ait fonksiyonel bir ilişki demektir. Milli gelir arttığı zaman tüketim de artacaktır; ancak tüketim artışı, milli gelirdeki artıştan az olacaktır.

Ek tüketimin ek gelire oranı, Keynes’in teorisinde önemli bir kavram olan marjinal tüketim eğilimini vermektedir. İşadamlarının yatırım uyarısı, bunların varolan sermayelerinin gelecekteki kârları hakkındaki beklentileriyle ilgili olduğu kadar, yatırım için borçlanırken yüzde kaç faiz verecekleri ile de ilgilidir.

Cari yatırım miktarıyla, beklenen kâr oranları arasındaki fonksiyonel ilişki, “sermayenin marjinal etkinliği şedülü” ya da “yatırım talep şedülü” adını alır. Herhangi bir dönemde yatırım, bir iskonto oranı olarak ifade edilen sermayenin marjinal etkinliği ile faiz oranının eşit olduğu noktaya kadar yapılır.

Milli geliri ve istihdamı belirleyen karmaşık ilişkiler arasında yatırım, stratejik bir faktördür. Düşük yatırım düzeyleri beraberinde düşük istihdam da getirmektedir. Yatırımdaki dalgalanmalar, istihdamda ve gelirde çok daha şiddetli dalgalanmalara yol açmaktadır. Gelir arttıkça, tüketimin artışına benzer bir şekilde otomatik yatırım artışlarına rastlanmaktadır.

Yatırım, Keynes’in efektif talep teorisinde stratejik bir faktör olmaktadır. Çünkü yatırım, tüketim mallarına harcanacak satın alma gücü dağıttığı halde piyasaya arzedilen tüketici mallarına herhangi bir katkıda bulunmamaktadır. Bir firmanın üretimini kârlı gördüğü tüketim malı miktarı, üretilmekte olan yatırım malları miktarına bağlıdır. Çünkü tüketim malları talebi iki yerden kaynaklanmaktadır: Tüketim malları üretiminde istihdam edilenlerin gelirleri ve yatırım malları üretiminde istihdam edilenlerin gelirleri.

Keynes’in teorisi, arzdan çok talep üzerinde durmaktadır. Cari yatırımlar, efektif talep teorisinde önem taşımamaktadır, çünkü gelecekteki üretim kapasitesine bir katkıda bulunmamaktadır. Yatırımın bu teori içindeki önemi, ekonomiye satın alma gücü sağlamasıdır. Piyasaya tüketim malı sağlamadan gelir sağlayan her faaliyet, efektif talebin bir parçası olarak yatırımın fonksiyonunu yerine getirmektedir. Örneğin, devlet tahvillerinden sağlanan para ile yapılan devlet harcamaları, özel yatırım harcamaları gibi tüketim malı talebini etkilemektedir.

Keynes’çi ekonomiyle en yakından ilgili olan program, telafi edici maliye politikasıdır. Özel sektör tarafından meydana getirilen efektif talep miktarı, tam istihdamın oluşması için yetersiz ise, bu yetersizlik kamu sektörü harcamalarının artırılmasıyla telafi edilebilir, dengelenebilir. Kamu harcamalarının arzu edilen etkiyi yapabilmesi için, özel sektör harcamalarını azaltmayacak şekilde finanse edilmesi gerekmektedir.

Kamu harcamalarının vergilerle finanse edilmesi arzu edilen bir finansman yolu değildir; çünkü kullanılabilir (vergiden sonraki) geliri ve dolayısıyla özel tüketimi azaltacaktır. Sonuç olarak kamu harcamalarındaki artış, borç ile karşılanmaktadır. Kimden borç alınacağı da önemlidir. Devletin bankalara borçlanması, kişilerden borç alınmasına tercih edilmelidir; çünkü bankalardan alınan borcun özel sektör harcamalarını azaltması ihtimali daha düşüktür. Bu şartlar altında devlet bütçesinde meydana gelen açık, kamu harcamalarının özel harcamaların yerini almaması için gerekli görülmektedir.

Keynes’çi ekonomi politikasında bütçe açıkları, özel sektör harcamaları arzu edilen istihdam düzeyini oluşturmaya yeterli olmadığı sürece, arzu edilen bir araçtır. Özel sektörün talebi canlı ve yeterli ise bütçe açıklarına gerek yoktur. Bu takdirde devlet harcamalarının vergilerle finanse edilmesi gerekmektedir.

Keynes’in teorisi ve politikası ABD’de Başkan Roosevelt’in ikinci başkanlığı (1937-1941) sırasında, savaş ekonomisinde, 1946 İstihdam Kanunu’nda, 1960’lı yıllarda, Kennedy ve Johnson’un başkanlıkları sırasında yaygın bir şekilde uygulanmıştır. 1970’li yıllarda Keynes’çi ekonomi, stagflasyondan dolayı artan eleştirilere hedef olmuştur. Resesyonla enflasyonun bir arada yer alması, ekonominin Keynes’çi tedavi yöntemleriyle sağlığa kavuşturulması konusunda bir ikilem yaratmıştır: İşsizliği azaltmak için talep kamçılandığı takdirde enflasyon hızı yükselecek, enflasyonla mücadele için talep daraltılmak istenirse işsizlik artacaktı.

Keynes’çi teori ve politika, genel talep fazlasından kaynaklanan enflasyonun ortadan kaldırılması amacıyla hazırlanmıştır. Bu nedenle, petrol, gıda maddeleri gibi malların fiyatlarından kaynaklanan enflasyona çözüm yolu bulma yönünden uygun değildir. Öte yandan, maliyetlerin ittiği enflasyonla genel talep enflasyonunu birbirinden ayırmak sanıldığı kadar kolay değildir.

Keynes’çi ekonomi, 1970’li yılların yarı durgun, enflasyoncu dönemine gerekli çözümleri getirememiştir. Keynes’çi ekonomiye yöneltilen başlıca eleştiri, bu ekonominin, politikaya uygulandığında enflasyona yol açtığı yolundadır. Bu eleştiri, üç noktada ele alınmalıdır: Efektif talep artışları başlangıçta istihdamı artırabilir. Ancak, belirli bir istihdam düzeyinden sonra fiyatlar da önemli ölçüde artacaktır. Kritik nokta, tam istihdam düzeyindeki işsizlik oranıdır ve bu oran %4 dolayındadır. Daha düşük tutulduğunda da ücret ve fiyat artışlarına yol açmaktadır.

Keynes’çi politikalar sayesinde İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki depresyonlar ortadan kaldırılmıştır ama, bu depresyonlar enflasyona da yol açmıştır. Çünkü Keynes öncesi dönemlerde depresyonlar, piyasaya yönelik ekonomilerde, fiyatların denetlenmesini sağlıyordu. Uzun dönemli enflasyon, depresyonları ortadan kaldırmanın bedeli gibi gözükmektedir. Başarılı bir maliye politikasının gerektirdiği esneklik, siyasal bakımdan sağlanamayabilir ya da öylesine gecikmeli bir politik süreç söz konusu olur ki, sağlam mali politikalar etkinliklerini yitirebilirler.

Vergi oranlarını artırmak, bu oranları düşürmekten, kamu harcamalarını azaltmak da bunları arttırmaktan daha zordur. Bu siyasal şartlar, Keynes’çi türdeki maliye politikalarına enflasyoncu bir etki katar. Gerçekte bu faktör, yalnızca Keynes’çi ekonominin değil, siyasal demokrasinin de zayıf bir noktası sayılmalıdır.

Keynes’çi maliye politikalarına en önemli eleştirileri monetarist akım yöneltmiştir. Monetaristlerin politikası para miktarında sürekli, fakat sınırlı bir artış öngörmektedir: Özel ekonomi, bundan başka bir devlet müdahalesiyle karşılaşmamalıdır. Monetaristlere göre maliye politikası, üretimi ve istihdamı etkileyemez. Etkilese bile ancak olumsuz etkileyebilir. Buna göre devlet harcamaları kısılmalı ve bütçe denge halinde olmalıdır.

Keynes’çi ekonomistler, para politikasını maliye politikasının gerekli bir tamamlayıcısı olarak görmüşlerdi. Ekspansiyonist maliye politikaları sonucu ya da başka nedenlerle istihdam arttığı zaman, paranın işlem görmesi için para talebinde meydana gelen artışı finanse etme gereği, para arzının atırılmasına yol açmaktadır.

Keynes’çi çerçeve, para politikasının hangi şartlar altında etkin olduğunu tespit etmek bakımından uygundur. Yatırımda bir artışı teşvik edebilmek için, para miktarındaki bir artışın faiz oranını önemli ölçüde düşürmesi gerekmektedir. Para miktarındaki bir artışın faiz oranı üzerinde az ya da çok etki yapması, likidite tercihi eğrisinin şekline bağlıdır. Keynes’e göre, belirli bir noktadan sonra, para miktarındaki artışlar faiz oranı üzerinde fazla etkili olamayacaktır; çünkü, düşük faiz oranlarında, para talebi çok esnek hale gelmektedir. Para miktarını arttırarak faiz oranının düşürüldüğünü kabul etsek bile, bunun etkisi yatırım talebi eğrisinin şekline bağlıdır. Bu eğrinin esnekliği yoksa, yani eğri faiz oranlarındaki değişmelere tepki göstermiyorsa, para politikasının yatırım ve istihdam üzerinde pek fazla bir etkisi olmayacaktır. Diğer taraftan, yatırım talep eğrisi esnekse, faiz oranlarında küçük değişmeler yatırımı büyük çapta arttırabilecektir.

Para politikasının etkisiyle artan yatırımın gelir üzerindeki etkileri, yatırım çarpanının büyüklüğüne bağlı olacaktır.Keynes’çi ekonomi, ekonominin her zaman tam istihdam durumunda olacağı görüşünden yola çıkan geleneksel ekonominin, 1929’da başlayan Büyük Depresyon'u açıklayamamasından kaynaklanan bir tepki olarak doğmuştur. Geride kalan yıllar, Keynes’çi ekonominin, değişen ekonomik ve tarihi şartlar karşısında geçerliliğini koruması için, yeniden gözden geçirilmesini zorunlu kılmıştır.

 

=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=